Browse By

sdds
sdsdsds

Peru’nun Müthiş Güzelliği Cusco

Bir zamanlar fakir olan ama yeni yeni zenginleşen bir şehrin çelişkileri bugün Cusco’yu tanımlayan en önemli faktörlerden. Duvarlarında tablolar asılmış, kirişlerden kurutulmuş biberler ve sarımsaklar sarkan sosyetik restoran Cicciolina, enfes alabalık ceviche ve ördek proşutto servis ederken, hemen dışarıda melon şapkalı ufak tefek bir kadın, yağmur oluğunda bir ateşin başına oturmuş, burnu, kuyruğu, pençeleriyle kızarmış gine domuzu satıyor.

Tahta kutularıyla dolaşan küçük sokak çocuklara, yabancıların deri ayakkabılarını parlatmak istiyorlar. Yıpranmış kadınlar bir yılda ya da beş yılda kazanacaklarından daha fazla paraya alpaka yününden kazaklar satan bir mağazanın yanında, ahşap dokuma tezgâhlarında çalışıyorlar. Santa Catalina manastırının duvarına yaslanmış, rengârenk pançosuyla yaşlı bir kadın sigara satıyor. Ve bir blok ötede, boyu bara ancak yetişen Perulu bir kadının dev bardaklarda Guinness birası servis ettiği ve şehirde yaşayan yabancıların LCD ekranda maç izlemeye geldiği Paddy’s Pub’ın önünde duran bir Range Rover’dan dört kişi iniyor. Bir başka gün, aynı insan topluluğu, havalı Museo del Pisco’da kokteyllerini yudumluyor olabilirler.

Yabancıların kendi başarısının kurbanı olmuş bir yere burun kıvırması kolay, ama üniversite öğrencisi Cusco sakini Gabriela Guillen’in bana dediği gibi, “Cusco büyüyor. Güzel bir şey bu. Belki de bazı gelenekleri yitireceğiz.” Omuz silkiyor. Plaza de Armas’ın hemen yanında, yabancıların takıldığı Norton Rat’s’in barında oturuyoruz. “İnsanlar yabancılardan yeni alişkanlıklar öğreniyorlar. Ve artık bir sinemamız var,” diyor gözleri parlayarak.

Ama Mercado San Pedro’da yeni hiçbir şey yok. Şehirde yaşayanlar her şeylerini buradan alıyorlar. Diyabetten kireçlenmeye, gastrite ve guta kadar her şeye iyi geldiğini iddia ettiği karışımlar satan bir kadının yanındaki kasap tezgâhında domuz kelleleri asılı. Hemen yanında çikolata yapmak için fıçılar dolusu kakao çekirdekleri. Sıska bir adam antika bir öğütücüye tıktığı 3 metrelik şeker kamışlarının ağırlığı altında eziliyor. Tezgâhlara, halüsinasyona neden olan ayahuasca bitkisinin saplan yığılmış. Kadınlar dikiş makineleriyle çalışıyorlar. İnsanlar bulabildikleri masalara oturup, harıl harıl çalışan adamlarla kadınların taşınabilir ocaklarda pişirdiği çorbaları ve yahnileri yiyorlar. İnsanlar arasında karmakarışık bir samimiyet hissediyorsunuz, hiç yabancı yok. Tanımadığım meyvelerin suları sıkılarak uzun bardaklarda ikram ediliyor. Aşk iksirleri satılıyor, şans içinse kırmızı huayruro tohumları. Ve tabii ki koka yaprağı.

BENZER YAZI:  2019'da gezilecek ucuz yerler

Cusco, ya da Andlar’da herhangi bir yer hakkındaki bütün açık sözlü sohbetlerde koka yaprağından mutlaka bahsedilir. Mercado San Pedro’da bu yeşil yapraklarla tıka basa dolu plastik torbalar her yerde karşıma çıkıyor; Avenida El Sol’da yürüyen düzgün görünümlü adamlar bile yanakları şişmiş biçimde ağız dolusu yaprak çiğniyorlar. Benim rafine, Amerikan etkisindeki otelim bile yeni gelen misafirlere mate de coca, yani coca yapraklarından yapılmış, yükseklik hastalığına iyi gelen sakinleştirici bir çay ikram ediyor.

Plaza de Armas’tan yalnızca birkaç blok ötede, küçük ama detaylı bir müze olan Museo de la Coca var. Yüzünde muzip bir gülümsemeyle Kutsal Bakire’yi üç yaprak tutarken gösteren bir tablonun da aralarında bulunduğu, yaprağı yücelten birçok sanat eseri görebilirsiniz burada. Büyük bir panoda bitkinin yüksek protein, C vitamini, potasyum, beta-karoten ve kalsiyum gibi besleyici özellikleri yanında, gebeler için faydaları anlatılıyor. İkinci katta yapraklardan nasıl kokain elde edildiğine dair apaçık talimatlar var. Ve son olarak da bu uyuşturucunun zararlarını anlatan bir oda; aslında alkol zehirlenmesinden ölen şarkıcı Amy Winehouse ile futbol yıldızı Diego Maradona’nın fotoğrafları ile kolunda iğne ve ayak başparmağından sarkan bir etiketle yatakta yatan cansız bir de manken.

Museo de la Coca

Museo de la Coca

Müzenin küçük hediyelik eşya dükkânında, Angela Rodriguez mate de coca (koka yaprağı çayı) demliyor. “Doğal halinde saf ve sağlıklı,” diye beni temin ediyor. Rodriguez minyon, orta yaşlı Perulu bir kadın; sıcak gülümsemesi ve samimi yüzüyle kokain bağımlısı gibi görünmekten oldukça uzak. “Sadece insanlar yanlış biçimde kullandıkları için kötü biliniyor. Kimyasallarla karıştırılan her şey uyuşturucuya dönüştürülebilir. Müzenin kurulma amaçlarından biri de insanlara bunu anlatmak.”

Dükkânda cocalı her şey mevcut: Kurabiyeler, karameller, enerji barları, sonsuz çeşitte toz ve yaprak çay. “Tarlalardaki bütün çiftçiler çiğniyorlar. Enerji veriyor ve acıkmalarını önlüyor.” Rodriguez gülümsüyor. “Bende her gün çiğniyorum,” diyor ve kesinlikle çok mutlu görünüyor. Giderken bana söyleyecek son bir sözü var. “Eğer koka bitkisi olmasaydı Machu Picchu’nun yapılamayacağı su götürmez bir gerçek.”

BENZER YAZI:  Havadan çekilmiş fotoğraflarla harabeler

Cusco’daki muhabbetlerimin dönüp dolaşıp eninde sonunda Machu Picchu’ya geldiğini düşünürsek bu hiç de şaşırtıcı bir laf değil. Antik İnka harabelerinin şehrin üzerindeki küçümsemek imkânsız.

15. yüzyıl ortasında inşa edilen, Hiram Bingham tarafından 1911’de yeniden keşfedilen ve 1983’te UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edilen Machu Picchu, birçok kişinin görülmesi gereken yerler listesinde yer alıyor. İnka harabelerinin giderek artan önemini kavramanız için birkaç istatistik size yardımcı olacaktır. 1992’de Machu Picchu’yu yalnızca 9.000 turist ziyaret ederken, 20 yıldan daha kısa bir sürede bu rakam yılda 850.000’in üstüne çıktı.

Machu Picchu

Machu Picchu

2010’da Urubamba Nehri taştığında ve rayları yok ettiğinde dağın tepesine ulaşım kesildi. Machu Picchu iki aydan uzun bir süre boyunca kapalı kaldı ve turizm bakanlığının açıklamasına göre, Peru 200 milyon dolar gelir kaybetti. Bunda en çok da Cusco etkilendi.

“Herkes ne kadar muhtaç olduğumuzu anladı,” diyor Unda Cano Plaza de Armas’ta yürürken. “Restoranlar, oteller, her şey kapandı.” Belki de Cusco’ya geri döndüğümde, çoğu kişi tarafından Güney Amerika’nın en güzel kısmı kabul edilen yeri görmeden geçeceğimi düşünmem naifti, ama o zaman iki şehrin kaderinin nasıl birbirine bağlandığını bütünüyle anlamamıştım —nasıl birinin ölümünün diğerine hayat verdiğini. Bugün Cusco’yu derinlemesine deneyimlemek için Machu Picchu’yu da tekrar görmeliydim. Üstelik bu sefer, bunu çok klas bir biçimde yapacaktım.

Belmond Hiram Bingham treni, 1920’ler stilinde dekore edilmiş iki Pullman tarzı kompartmanda birkaç düzine yolcuyu şımartıyor. Tren 109 kilometrelik Kutsal Vadi’yi kat ederken ağır ağır düz ovalardan ilerleyip, gürül gürül akan bir nehrin yanından Pomatales Vadisi’ne iniyor; muazzam İnka harabelerine sahip Ollantaytambo kasabasının içinden ve Mount Veronica’nın üzerinde asılı buzulun yanından geçiyor. Ardından, And Dağları ekosistemi, yerini ormanlara ve bulutlara bırakıyor.

Yolculuk su götürmez biçimde lüks; varışımız ise lüksten oldukça uzak. Aguas Calientes, tam da yanındaki turistik mekânlardan sonuna kadar faydalanmak için kurulmuş, kurnaz, fırsatçı bir köy. İşinizi ne kadar çabuk bitirirseniz o kadar iyi. Sarp kayalık dağların üzerine kurulmuş Machu Picchu’ya, zigzaglı bir yoldan otobüsle yarım saatte çıkıyoruz. İkinci ziyaretimde bile, ilk bakışta dilim tutuluyor. Nasıl yaptılar? Nereden akıllarına esti?

Aguas Calientes

Aguas Calientes

Orada geçirdiğim iki gün boyunca benzer saçma ve cevaplanamaz sorular geliyor aklıma. İnkalar ve Machu Picchu’yu neden inşa ettikleri hakkında sayılamayacak kadar çok hikâye ve teori var. Burada kimler yaşıyordu? Neden? Gerçekten de bakireler için bir mabet miydi? (Hayır, öyle görünmüyor.)

BENZER YAZI:  Seyşeller'de bir tatlı huzur

20 yıl önceki ziyaretim aklımda o kadar yer edinmiş ki beyaz granit harabeler sanki eski dostlar gibi. Güneş Tapınağı’nı yeniden ziyaret ediyorum; setli tarım alanının tepesine tırmanıyorum ve Üç Pencereli Oda’yı buluyorum. Yıllar boyunca Macchu Pichu’nun neden var olduğuna dair birçok teori dinledim (kış ya da yaz gündönümünü belirlemek için, insan kurban etmek için, astronomi ölçümleri için, değerli taşları saklamak için). Sonunda sürekli işleyen kafamı kendi başına bırakıp, Macchu Pichu’nun etkisi altında öylesine dolaşıyorum.

Bölgede yalnız başına dolaşmayı sınırlandıran yeni kurallar var, ama sis çöküp kalkarken tenha yerler bularak yalnız başıma oturmayı başarıyorum. Sinekkuşları yanımdan geçiyor. Yabani orkideler rüzgârda sallanıyor. Huayna Picchu’nun tepesine çıkmış birini seçebiliyorum. Sonunda çıkışa yollanıyorum, ama son bir kez daha oturuyorum. Tam o sıra, yaşlı Perulu kadın kaburgalarıma dirsek atıyor. O zaman arkamı dönüp onu fark ediyorum ve gösterdiği yere bakıyorum —sisin, bulutların, güneşin ve yağmurun birbirine karışmasına. Beraber manzarayı seyrediyoruz ve gitmek için kalktığında, karşılıklı baş eğerek veda ediyoruz birbirimize. Biraz daha oturup manzarayı izliyorum. Gökyüzünde bir şahin uçuyor. Rastgele çizdiği yolu takip ediyorum; rüzgârda yalnızca kanatlarının uçlanyla yönünü değiştiriyor. Sonra aniden dalış yaparak güneydoğuya doğru yöneliyor ve bir sonraki doruğun ardında kayboluyor Cusco’ya doğru.

Benzer Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir