Sidney’de lezzet turu

Browse By

sdds
sdsdsds

Avustralya‘nın önde gelen yemek yazarlarından Pat Nourse‘a yazmıştım, o da Sidney‘de bir yeme-içme gezintisine çıkmayı önermişti. Gezinti derken, tek bir gecede sekiz restoran ve bar gezmeyi kastetmiş. İnce çizgili bir takım elbise içindeki yakışıklı Pat ile ilk durağımız olan CBD’deki Bentley’de buluşuyoruz. Restoran, Melbournelü tasarımcı Pascale Gomes-McNabb‘in elinden çıkma, havada asılı Mikado çubuklarım andıran dekoruyla, nefis, ferah bir yemek salonu. İçeri girdiğimizde bir masada oturmuş yemeğini yiyen Sir Ridley Scott için de mükemmel anlaşılan.

Pat’in “Ülkenin en iyi someliyesi,” yakıştırmasını yaptığı Nick Hildebrandt, hemen bize Güney Avustralya’nın Chenin Blanc’a cevabı niteliğindeki 2013 rekoltesi Jauma Blewitt Springs Sand on Schist’ten birer kadeh dolduruyor. Dışarıda gitgide sertleşen sonbahar havasına inat, ilkbahar tadında bir iksir. Şaraba, Batı Avustralya’nın derin sularından gelen amaebi karidesleri, sığır eti ve adaçayı ile kaplı patates cipsi eşlik ediyor. Bu arada, Pat birisi için Avustralya’nın en iyi someliyesi diyorsa onu ciddiye almak lazım, zira bir lokantacı hakkında “Damak zevki 2008’den kalma” şeklinde bir eleştiri yapan bir eleştirmenden bahsediyoruz.

Bir sonraki keyfimiz, birkaç blok ötedeki Rockpool Bar & Grill‘de biftek. Eskiden bir sigorta şirketinin Art Deco lobisi olan yüksek tavanlı bu mekana girdigimizde Pat, “Avustralya 22 yıl süren kesintisiz bir ekonomik büyüme yaşadı ve bu da sonucu,” diyor. Söylediğine göre Australian Financial Times gazetesinde çalışan biri, bu banker cennetinde kimin kiminle yemek yediğine dair koca bir köşe yazıyor. Barda a la minute hazırlanan acılı bir biftek ısmarlıyoruz. “Bu saf kan bir Wagyu, McDonald’sdakilerden değil,” diyor barmen, bifteğin yüce nesebi hakkında bilgi aktarırken. Övünmekte de haklı tabii. Mükemmel şekilde mühürlenmiş bifteği yedikten sonra, ertesi gün Avustralya vatandaşlığına başvurmak isteyeceksiniz.

Güneşin tamamen batmasıyla birlikte Sidney’in nefis limanı tarafından gölgede bırakılan, Toronto-vari gökdelenlerle kaplı CBD mahallesinden ayrılıyoruz ve yarı ciks, yarı sefil yemek cenneti Surry Hills‘e dönüyoruz. Biftek sonrası ne iyi gider? Balık köftesi isteyen var mı? Ayni zamanda yakın arkadaş olan iki şefin, Ben Milgate ile Elvis Abrahanowicz’in ilk göz ağrısı olan Bodega’dakiler, kızarmış ekmek üzeride bir dizi soğuk lezzet şeklinde servis ediliyor: Sarıkuyrukbalığı ceviche, küp küp doğranmış sübye, soğan, mojama (balık pastırması) dilimleri veya tuzda terbiye edilmiş ton balığı dilimleri. Pat’in kız arkadaşı Myffy Rigby (aynı zamanda Time Out’un yerel edisyonunun yemek ve içki baş eleştirmeni), çiçek desenli elbisesi ve son moda kırmızı bir saç eşarbı ile aramıza katılıyor. Yengeç eti ve acılı Arjantin usulü bir mayonez olan salsa golf ile servis edilen, ekmek arası dilde ısrar ediyor. Etkileyici bir seçim.

BENZER YAZI:  Yalnız kadın gezginler için en güvenli yerler

Bir sonraki durağımız Surry Hills’de, Romalı filozof Büyük Plinius’un yazılarında sözü geçen eski bir rekolteden ismini alan şarap barı izi BC. Uzun kırmızı ahşap bir masası ve bir duvarını boydan boya kaplayan şişeleriyle, Fellini-vari loş ve keyifli bir mekan olan 121 BC, şarap severler için bir cennet. Mekandan sorumlu şarap severin ismi, sıradaki hedefi, buralıların “Honkers” dediği Hong Kong’da bir şube açmak olan sevimli Piyemonteli Giorgio de Maria. Tanıştığım neredeyse her başarılı Avustralyalı, düzenli aralıklarla Pekin, Şanghay veya Honkers’a gidiyor. Zaten bu ülkenin dünyanın kalan kısmından hep bir adım önde olmasının sebebi de maden zenginliğini Çin’e satmadı olmuş.

Yemek-içki gezintimizi ancak yarılayabildik ve gece hiç bitmesin istiyorum. Beşinci durağımız, birkaç blok ötedeki Izakaya Fujiyama. Zaten Surry Hills’deki her şey sadece birkaç blok mesafede gibi geliyor; sanki tüm mahalle kocaman bir gastronomik açık hava partisiymiş gibi. Mağarayı andıran Fujiyama tam kapanmak üzereyken, uyku öncesi saşimi için mekana dalıyoruz. Hokkaidolu Kenji, inanılmaz bir kılıçbalığı göbeği ile patlamış mısırlı tatlı patates kabuğu üzerinde soya soslu füme palamut hazırlıyor. Evet patlamış mısır! Hadi bakalım dünyanın diğer izakayaları, şimdi ne yapacaksınız!

Birkaç sokak yürüyerek Milgate ve Abrahanowicz’in son mekanı Porteno’ya gidiyoruz. Devamlı tüten parrilla ızgarası ve dışarıdaki büyük masalarıyla bu retro tarzdaki Arjantinli mega restoranı sevmemek çok zor. Sadece dört yıldır faaliyette olmasına rağmen, meşhur asado pirzolaları ve nefis şekilde kömür ateşinde pişmiş tatlı ekmekler gibi yemekler sayesinde, şimdiden küresel et ve Malbec zincirinin bir parçası haline geldi. Birkaç gün sonra tekrar Portefio’ya dönüyorum; sırf Juan ve Eva Peron’u, burunlarını koyu kırmızı bir şarap kadehine batırmış, ev yapımı chimichurri sosu, kızarmış mercimek ve naneli Brüksel lahanalarına hayran hayran bakarken resmetmiş posterin altında oturabilmek için. Izgara eti boşverin; Porterio’nun en iyi yemeği bu yoğun ve cevizimsi lezzet gibi duruyor.

BENZER YAZI:  Sidney'e daldık!

Ancak şimdilik bir taksiye atlayıp yedinci durağımız olan, CBD’deki Bulletin Place adlı bara gidiyoruz. Onuncu içkimi devirdikten sonra işler biraz bulanıklaşmaya başlıyor, ancak titrek el yazımla aldığım notlar doğruysa Bulletin Place, Berlin’in oturma odası büyüklüğünde kaliteli barları ayarında bir yer. Barı tabelasız bir sokak arasından merdiven çıkarak buluyorsunuz. Meyve burada başrolde. Spiced Bird adlı içkim, büyülü bir şekilde Pampero romu, ananas, zencefil, Campari ve misketlimonu ile bütünleşiyor. Personel, harika bir ikiliden oluşuyor. Fakat bu arada, önemli bir Avustralya yatırım bankasının bilişim teknolojileri müdürünün, Myffy’e asılırken sarf ettiği iğrenç sözleri işitiyorum: Kırmızı damarlı ibrik ağzıyla kızın içine düşercesine eğilip “Çıkıyor muyuz?”, diye soruyor. “Kaç çocuk istiyorsun? İçkinden bir yudum alabilir miyim?” Sonra da o kadar ağıza alınmayacak bir laf ediyor ki, aklıma birden Tony Abbott’ın Avustralya’sında olduğumuz geliyor. Hani şu, ay sonunu getirebilmek için bir telefon seksi hattında çalışmak zorunda olduğunu söyleyen emekli kadına göz kırpmayı beceren başbakan.

Söz verildiği üzere bu yemek gezintisinin bir de sekizinci durağı var, ancak Frankie’s adlı bu gizli saklı bira ve pizza mekanında neler olduğunu hatırlıyorum desem, yalan söylemiş olurum.

Ertesi gün, Sidney’in sunduğu her şeyi yemiş gibi hissediyorum, ama daha bitmedi. Overseas Passenger Terminal‘in en üst katındaki liman manzaralı Quay’de oturmuş, zengin bir XO sosuna batırılmış bebek ahtapot ve karidesten oluşan yemeğimi sindirmekle meşgulüm. Friendship adlı tipik bir Sidney feribotu tam altımızdan geçerken, Opera Binası’nın yelkenlerini oluşturan milyonlarca fayans ışıldıyor. Bu manzaradan daha iyisi olabilir mi? Evet, “kar yumurtası” isimli bir tatlı. Açıkcası bu tatlının yenmemesi gerekiyor, zira hayatınızın kalan kısmında hiç birşey bu tatlının yanına yaklaşamayacak. HBO’nun Game of Thrones dizisinin karlı bölümlerinden fırlamış gibi durduğunu söylemekle yetineyim.

BENZER YAZI:  Melbourne'de yapılacak bedava şeyler

Akşam yemeği zamanını Ester’de karşılıyorum; Surry Hills’in şaşaasının yanıbaşında yer alan ve gittikçe popüler hale gelen Chippendale mahallesinde beton, ahşap ve tuğladan oluşan kemerli bir yemek salonu. Yine Çin esintili, son derece basit bir yemek yiyorum: XO’lu kemik iliği. Balık sosu, ilik ve tereyağından oluşan bu sıcacık baharatlı karışım, Brueghel tablolarından bir detaymış gibi görünüyor. Bir de yumurta soslu kanguru tartar var. Kızarmış ançüezlerin istilası yemeğe son halini vermiş, iyi de olmuş. Bu keseli hayvanın incik kemiğinin açık havada kurutulmuş etini sindirirken, hafif bir iç çatışma yaşıyorum: Daha dün bir kanguru ile oynuyordum, şimdi de yiyorum. Ya işte böyle bu işler Sidney’de; her zaman sevdiğini yiyorsun.

Bütün bu ziyafetin ortasında, bir şekilde suya girmeyi başarıyorum. Sidney Harbour Bridgel geçerek kuzeye doğru giderken, Opera Binasını arkama alarak doğruca North Sydney Olympic Pool‘a ulaşıyorum. Neredeyse 80 yıllık bu Art Deco havuzda beni en çok etkileyen şey, demokratik oluşu. Bu esintili akşam üstü herkes burada gibi: Tropikal desenli cüretkar slip mayoları ile gösteriş yapan genç erkekler, retro tarzda tek parça mayolanyla büyükanneler, yekpare kızıl meşeden oyulmuş gibi duran bronz orta yaşlı Sidneyliler. Bir saat kadar, orta karar bir tempoda kurbağalama yüzüyorum ve nefes almak için yüzümü ne zaman sudan çıkarsam, Harbour Bridge’in sütunlarının manzarası ile ödüllendiriliyorum. Sidney gösterişsiz iyi bir yaşam, sarılması güzel ve yemesi daha da güzel keseli hayvanlar ve evet, muhtemelen dünyanın en ileri kahvesini sunuyor. Artık buralılar gibi yapmaya karar veriyorum. Sabahın sekizinde uyanıp dev brekkie’mi mideye indireceğim. Bu kadar iyi bir hayatı bekletmek olmaz, değil mi? +

Benzer Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir