Sidney’e daldık!

Browse By

sdds
sdsdsds

Gory Shteyngart Avustralya’nın yemek delisi metroplünde, restoran ve barların, efsane kahvaltıların ve gecenin geç saatlerine dek süren akşam yemeklerinin sonunu göremiyor ve tabii ki devasa yüzme havuzları ile keseli hayvanlar gibi pek çok şey daha keşfediyor.

Sidney‘e gündemimde 3 önemli madde ile ayak basıyorum;

Dünyanın en iyi kahvaltılarını yemek, bir su kuşu misali şehrin nefis açıkhava havuzlarında yüzmek ve bir vombata sarılmak. Koala ve kangurudan sonra üç numaraya yerleşen bu tüylü, bıyıklı keseli hayvan, ansikldopedinin V ile başlayan cildini hatmettiğim çocukluğumdan beri, sarılacaklar listemdeki yerini koruyor.

JFK havalimanından havalandıktan otuz saat sonra Sidney güneşine düşüyorum. Gün mü kazandım, gün mü kaybettim emin değilim, arada ne de olsa 14 saatlik bir zaman farkı var. Bir bakıma sekiz yıl kaybetmiş gibiyim, zira bu inanılmayacak kadar pahalı şehir, en azından görünürde, İngilizce konuşan dünyanın geri kalanını yerle bir etmiş küresel finans krizini es geçmiş gibi duruyor. Buraya Sidney Yazarlar Festivali‘ne katılmak için de geldim tabii, ki bu festival, hala kitap okumayı sevenler için söylüyorum, muhtemelen türünün en klas örneği ve camianın en iyilerini çekmeyi başaran bir numaralı festivali.

Otelim, şu garip Art Deco canavarı Sidney Harbour Bridge‘in neredeyse altında ve daha sonra hakkında bir şeyler söyleyeceğim Sidney Opera Binası‘na kısa yürüyüş mesafesinde. Festival merkezine doğru yürüyorum ve bana vombat bulmam konusunda yardımcı olup olamayacaklarını soruyorum. Sidney civarındaki bilumum hayvanat bahçesi ve vahşi yaşam barınağına açtığım telefonların hiçbiri meyve vermedi. Yasal yükümlülük meselesi var, çünkü anlaşılan vombatların çok keskin pençeleri bulunuyor ve ziyarete gelen Amerikalı yazarlara karşı da pek kötü huylu oluyorlar. Festival ekibinden kafa dengi olanlar, ellerinden geleni yapacaklarını söylüyorlar.

Ve işte kahvaltı (veya çağdaş Sidneylilerin etkileyici miktarlarda yiyeceği mideye indirdiği brekkie) zamanı geldi çattı. Bir taksiye atlayıp Central Business District veya CBD’nin (Merkezi Finans Merkezi) hemen doğusundaki, Viktoryen tarzı teraslarla kaplı hipster “banliyösü” Darlinghurst‘teki huzurlu Liverpool Street‘te bulunan Bills adlı restorana gidiyorum. (Avustralya terminolojisinde, “banliyö” ile aslında bildiğiniz mahalle kastediliyor). Uluslararası yemek gurusu Bill Granger‘in ilk restoranı Bills, Sturgeon gibi sıra dışı dergilerle dolu büyük bir masa etrafında, Kato pusetli annelerin ve MacBook Airleriyle çalışmaya gelmiş yazarların kümelendiği bir ahşap cenneti. Ancak jet-lag olmuş beynimi asıl uçuran, yardımcı rolde muzu gördüğümüz, petek bal sürülmüş ricottalı tava kekleri oluyor. Etrafımdaki insanlar, vızır vızır zor anlaşılan Avustralya lehçesinde konuşmaya devam ederken ülkenin kahve kültürüne katkısı olan, süt ve espresso oranıyla bildiğimiz latteden ayrılan nefis bir “flat white” içiyorum. İki genç erkek arasında geçen ve bir sonraki günün planını yaptıkları bir konuşmayı anlayabiliyorum. Hatırlatırım, bütün bunlar bir pazartesi sabahı saat ıo’da oluyor. “Buradan sonra plaja gideceğim,” diyor biri diğerine. “Sen ne yapacaksın?” “Herhalde tekrar bir tur uyurum,” diyor dağınık saçlı arkadaşı Tanrım, ne olur, bir sonraki hayatımda bir Sidneyli olarak dünyaya geleyim!

BENZER YAZI:  Sidney'de samimi Avustralya mutfağı

Kahvaltı burada bir takıntı haline gelmiş olabilir, ancak kahve çılgınlığı sınırları daha da zorluyor. Medeniyetimizin gelişiminin varmış olduğu şu noktada Sidneyliler, dünyanın en iyi kahvesinin Sidney’de bulunduğuna dair kesin kanaat getirmiş durumdalar. Şehir merkezinin hemen güneyinde, Darlinghurst’ten bile daha cool olan Surry Hills mahallesindeki Single Origin Roasters, işi iyice ileri bir mertebeye taşıyor. Burada kahve, 1830’lu yıllarda Berlin’de geliştirilen ve gizemli şekilde su basıncı ve vakum ile çalışan “Sifon” gibi kavraması güç yöntemlerle hazırlanıyor. Ancak “Sifon” makinası bugün bozuk, “demleme” usulü bir Kenya harmanına yönlendiriliyorum. Sevimli bir çekiciliğe sahip kahve uzmanı, gösterişli inek gözlükleri ardından kafein coşkusuyla ışıl ışıl gözleriyle bana, “10 dakikada hazır olur,” diyor. Espressolu tereyağı sürülmüş muzlu ekmeğimi, adeta kahve konusunda bir kutsal kitap gibi hazırlanmış menüyü karıştırıyorum “Demleme usulü… aşırı berrak ve dolgun gövdeli bir fincan kahve sunar.” Ve işte sonunda, beni Kenya’nın Kambuku Nehri kıyısına ışınlayan lezzetli ve acı içimli kahvem geldi; dokusu açık çayınkini andırıyor. Yeterli kahve dozumu aldığıma göre, kuzeydeki güzeller güzeli Botanik Bahçesine doğru gidebilirim. Burada bir tabelada SUÇLULUK MİRASIMIZ, diğerinde de ULUSAL ÖZÜR GÜNÜ yazıyor, yani aslen buralı olmayan Avustralyalıların 19. ve 20. yüzyıllarda aborijinlerin çocuklarını çalıp, onları “beyaz” Avustralyalı yapmaya kalkıştıkları ve bunun için onlardan özür diledikleri gün. Herhalde her ülkenin bir özür günü olmalı.

BENZER YAZI:  Sidney'de ucuza gezmek

Bahçeler, Sidney Opera Binasının ortasına açılıyor. Rehberli turlardan pek hazetmem, ancak bu kadar görkemli ve ikonik bir bina etraflıca gezilmeyi hak ediyor; en azından başka bir dünyaya aitmiş gibi duran ve binayı bir arada tutan beton kirişlere hayranlıkla bakmak için bile olsa. Etkileyici ana salonu 7.000$’lık bir ücretcik karşılığında kiralayabiliyorsunuz; ayrıca Miley Cyrus yakında burada konser verecek, söylemedi demeyin.

Şimdi de günün ilk deniz sefasını yapmak için şehrin doğusundaki Bondi mahallesine gitmek üzere kısa bir taksi yolculuğu yapma zamanı. Şehrin güzelliği de burada yatıyor zaten: Miley Cyrus ile Bondi arasındaki fark sadece 20 dakika. Ben geldiğimde, Sidney tam da sonbaharını yaşıyor; kış yüzünü göstermek üzere, ancak hava saçma şekilde 22, su ise 16 derece civarında. Bütün bunlar tek bir yere işaret ediyor: Bondi Icebergs. Tasman Denizi‘ne açılan meşhur Icebergs yüzme kulübü, yıl boyunca gerçek okyanus suyuyla doldurulmuş bir havuza girme fırsatı sunuyor. İlk kulaçları atarken su dondurucu şekilde soğuk geliyor, ikinci turda sanki üç fincan “demleme” Kenya harmanı içmiş gibi oluyorsunuz, 10. turda iyice canlarnyorsunuz ve 20. tura geldiğinizde sudan hiç çıkmak istemiyorsunuz. Sudan çıktığımda, havuzdan sadece birkaç adım ötedeki sonsuz denizi görüyorum. Deniz kayağı ile gezinenler uzaktaki ürkütücü dalgalara göğüs germekle meşgulken, etrafımdaki çocuklar dalış elbiseleri içinde ciyaklıyorlar ve kalınca sarıp sarmalanmış yaşlıca adamlar kutup ayısı taklidi yaparken bir buz kütlesinden atlarmışcasına havuza dalıyorlar.

Havuzdaki turlarımdan sonra, cildimde tuzlu suyun ve o enerjinin yarattığı karıncalanma hissiyle, deniz cepheli bir bara doğru giden merdivenleri çıkıp, buz üstünde servis edilen istiridyeleri höpürdetiyor, bir kova ekşi kremalı polenta cipsini mideye indiriyor ve kan portakallı sodayla hazırlanmış Camparili içkimi yudumluyorum.

Okyanus cephesi büyüsünü yaşatmaya kararlıyım, bu yüzden Bondi’den Sidney’in dış mahallelerinde kalan Clovelly Beach‘e kadar, iki saatlik bir deniz kıyısı yürüyüşüne çıkmaya karar veriyorum. Çılgın koşucular ve terrier cinsi köpekler, güzelce bronzlaşmış 80 yaşındaki insanlarla, istiridye kabuğu pürüzsüzlüğündeki kaya oluşumları boyunca uzanan dar bir alan için yarışıyorlar. Aşağıda çocuklar, gel-git havuzlarında fok taklidi yapmadaki hünerlerini sergiliyorlar. Ertesi gün, Yazarlar Festivali ekibinden heyecan verici bir e-posta alıyorum: Vombatınız sarılmaya hazır. 50 dakika batıdaki Featherdale Wildlife Park‘a götürülüyorum. Burada Kellie isimli sevimli genç bir park çalışanı, beni Bumble ile tanıştırıyor. İki yaşındaki bu vombatın cici, tel tel gibi duran kürkü dokunduğunuzda biraz kaba gibi ve yüz ifadesi adeta derin bir keseli hayvan huzuru yansıtıyor. Aslında tam da uykudan uyanmak üzere. Pençeleri şimdiden ürkütücü ve keseyi andıran kırmızılıklar da oluşmaya başlamış bile. Bumble isimli 13 kiloluk bu sevgi yumağını tutuyorum, bana bakıyor, kalın beyaz bıyıkları yumuşak, pofuduk burnuyla birlikte hafifçe oynuyor.

BENZER YAZI:  Yalnız kadın gezginler için en güvenli yerler

Tozlu bir kanguru ile hoplayıp zıpladıktan sonra, bu sefer Kane isimli bir koalayı ziyaret etmek üzere etrafı dolaştırılıyorum. Daha çok şaşkın, sürgüne gönderilmiş Rus bir aydını andıran bu koala, günde 18 ila 20 saat uyuyor ve sırtını sıvazlamaya çalıştığımda gözle görünür şekilde mutsuz oluyor. Koalalar hayvanlar aleminin rock yıldızları gibi, günün büyük bölümünü okaliptüs yağından kafaları hoş şekilde geçiriyorlar ve cinsel yolla bulaşan bir hastalık olan klamidya da çok yaygın. “Günün büyük bölümünü uykuda geçirdiklerini düşünecek olursak,” diyorum şoförüme, “koalalar nasıl sevişiyor?” “Çok yavaş, sanırım,” diyor. Bu da Avustralyalı espri anlayışı olsa gerek.

Yapılacaklar listemin üç maddesini kısa zamanda halletmiş oldum: Deniz suyunda yüzmece, vombat sevmece ve aşırı kafeinli mükellef kahvaltılar. Artık çok daha ciddi bir iş için hazırım —akşam yemeği. Son zamanlarda Attica ve Cumulus gibi restoranlarıyla Melbourne, gastronomi sahnesinin yıldızlarını çekmeyi başardıysa da, yemek konusunda algıları açık ve azimli olan Sidney’in de pek geri kaldığını söyleyemeyiz.

Benzer Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir